Hepimizin gırtlağına çöken dünya dertlerinden, üzerimize eğilen karanlık gölgelerden, ölümden, ayrılıktan, aşk acısından, geçemediğimiz/geçmeyi göze alamadığımız eşiklerden, yürürken tökezlediğimiz ya da düştüğümüz, aşmayı hayal ederek ömür tükettiğimiz yollardan, etimizi ruhumuzu kemiren zamanın dehşetinden, çoklukla da çağımızın üzerimize boca edilen kirinden pasından söz eden şair, insan olmaktan beslenen o dipsiz ve derin kederden muzdarip bir insan olarak kendi yaralarıyla boğuşurken aslında tıpkı kadim hikâyedeki gibi başkalarına da yaralarına yeni bir gözle bakma gücü verir. Çünkü “Yara aynı yara / Dil aynı dil.”

Şükrü Erbaş, yeni kitabı “Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya” ile şiirin ve sözün değerini bize bir kez daha hatırlatıyor. Dünyanın ışığının her geçen biraz daha söndüğü, kötülüğün neredeyse evrensel bir kural haline geldiği, kavim göçlerindeki zamanları anımsatan göçebeler/mülteciler kalabalığının dünyanın bütün sınırlarından nehirler gibi aktığı bu bol savaşlı, koronalı ölümcül günlerde hem geçmişin bilgeliğine sığınmak hem şiirin şifasına sarılmak iyi gelir. Çünkü şiir, iyiliktir.

 

Yaralı Şifacı

 

Antik Yunan mitolojisindeki kadim hikâyeyi biliriz. Yarı at yarı insan yaratıkların en akıllısı, en bilgesi en hünerlisi olan Sentor Kiron, bir kaza sonucu kendi okuyla ayağından yaralanır. Bütün hayatı boyunca o yaranın verdiği ağırıyı/acıyı azaltmak için doğadaki bütün otların, bitkilerin ve suların içindeki şifayı araştırır ve öğrenir. Sonra başlı başına ayrı bir hikâye olan Asklepios’la yolları kesişir. Apollo onu eğitmesi, koruması ve saklaması için Kiron’a teslim eder. Bugün tıp tanrısı olarak bildiğimiz Asklepion’un öğretmeni işte bu yarasını iyileştirmek için doğanın bütün sırlarını öğrenen Kiron’dur. Kiron bütün bildiklerini Asklepion’a öğretir ve şifa sanatları böylece gelişir. Anadolu’da bunun karşılığı Lokman Hekim’dir. Hatta Nasrettin Hoca’nın meşhur eşekten düşme fıkrasında da aynı kavrayış vardır. C.G Jung bu hikâyeden hareketle Yaralı Şifacı arketipinden söz eder.

Şair de bir tür yaralı şifacıdır. Kendi yarasıyla, dünyanın ruhuna verdiği acılarla başa çıkmaya çalışırken, hepimize bir şeyler öğretir. Şair yarasını bütün açıklığıyla gösterirken, kendini iyileştirmeyi de anlatır bize. Bu yüzden iyi şairler yaralı şifacı, iyi şiir de bir çeşit eczadır. Şükrü Erbaş’ın eşi Hatice’yi yitirmesiyle yaşadığı matem reaksiyonu, onun son dönemlerdeki bütün şiirlerindeki ve metinlerindeki ana izlektir. Çok sevilen birinin yitirilmesiyle yaşanan matem reaksiyonu başa çıkılması en zor hallerden biri olarak bilinir. Şükrü Erbaş, Yaşıyoruz Sessizce’den Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya’ya kadar olan bütün kitaplarında bir yandan matem reaksiyonu süblime ederek ölüm ve ayrılık acısıyla başa çıkmaya çalışıyor bir yandan da bu topraklardaki mersiye/ağıt türüne yepyeni,  modern açılımlar kazandırıyor. Şiiri, yas tutan bir insanın kendini iyileştirme ortamına dönüştürürken hepimize de kayıplarımızla, ölümlerin yarattığı dehşet duygularla başa çıkmayı, onların yokluğundan doğan boşluğu yine onlardan örülü harflerle, sözcüklerle, imgelerle ve sözlerle yeniden örmeyi öğretiyor.

 

Şükrü Erbaş Evreni

 

Şükrü Erbaş şiiri, baştan sona titizlikle örülmüş bir evren gibidir. Her bir kitabının, her metninin, her şiirinin bu sonsuz genişlikte apayrı bir yeri vardır. Tıpkı genişleyen evren teorisi gibi her geçen gün biraz daha büyüyen bir evren bu. Hatta, abartılı bir ifadeyle söylersek, Şükrü Erbaş’ta şiir nerede başlıyor, düzyazı nerede bitiyor, hikâyeşiir ya da şiirhikâye nasıl iç içe geçiyor anlamak kolay değil. Bu bir zaafa değil, zenginliğe ve yoğunluğa işaret ediyor elbette. Şiiri hayattan koparmadan bu seviyeyi yakalamak şairin hayatla kurduğu ilişkiyle açıklanabilir belki de. Söyleşileri ve imza günleri memleketimden insan manzaralarına dönüşüyorsa vardır elbet bir nedeni. Dipten derinden atan bir nabız gibi. Nietzsche yüzyıl evvel demişti: “Bir şey bize yaşantı yoluyla açık değilse onu duyacak kulak da yoktur bizde.”

Popüler tuzaklara düşmeden memleketin bütün renkleriyle bağ kurmayı başarmak, seviyeyi düşürmeden, şiirin kanını koyultarak üretken olmayı başarmak, kendi hayatındaki dönüşümlerle şiirleri arasındaki ilişkiyi hep diri tutarak yazmayı sürdürmek, Şükrü Erbaş’ı bu unutuş çağında bunca değerli hale getiriyor.  Muhayyel bir “okur” tanımı üzerinden şiire ve şaire ölçü ve don biçenler her ne kadar birbirini sevmeyen şair ve yazarların varlığını arzulasalar da hayatın içindeki “gerçek” insanlar şiire/şaire nasıl yaklaşacaklarını biliyorlar.

 

Yalın Söz, Yoğun Anlam

 

Her şeyin ziyadesiyle fazla olduğu bu tuhaf çağda minimalistler, “Az çoktur” diyerek bizi daha yalın, daha özgür bir hayata davet ediyorlar. Şükrü Erbaş da Bağbozumu Şarkıları’ndan bu yana bir tür minimalist şiir yazıyor. Sözü alabildiğine yalınlaştıran, anlatımı bütün fazlalıklarından arındıran, sözü kalabalıklaştıran her şeyi metinden söküp atan bir tavırla yazıyor şiirlerini. Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya, şairin hem metinlerinde hem de şiirlerinde bu tavrın en çarpıcı halini görmek mümkün. Başından geçen bir hikâyeyi anlatırken de şiirde de denemelerinde de bütün çapakları temizlenmiş, adeta billurlaşmış bir anlatım/üslup hâkim.

Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya, Şükrü Erbaş’ın “Hikmet Burcu” verimlerinden biri olarak kabul edilebilir. Artık Gurbet ve Hasret Burçlarını tamamlamış bir şairin hem kendi hayatında hem de şiirinin/yazısının hayatında gerçekleşen trajik ve fakat yeni bir ufka getiren dönüşümlerin ürünüdür. Düzyazının, hikâyenin ve şiirin içi içe geçtiği metinler, Şükrü Erbaş evrenini bir uçtan öbür uca dolaşmak isteyen okurlar için alabildiğine zengin bir içerik sunuyor.

 

Şehmus Ay