“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.”[1]

 

Her şey, zaman içinde gerçekleşir. Doğarız, büyürüz ve ölürüz. Bütün varlıklar bu döngünün içinde sürdürürler yaşamlarını. Zaman, içimizden geçer ve bizi değiştirir, dönüştürür, başkalaştırır. Biz bütün bu hareketlere, bu değişim ve dönüşümlere zaman adını veririz.

Zamanı bütün yönleriyle kavrayamadık henüz ama Bing Bang’ten günümüze kadar olan biten her şey zaman içinde gerçekleşmiştir, diyebiliyoruz. Sayıların varlığını kabullenmemiz gibidir zaman kavramını benimsememiz, kâinat algımızın grameridir zaman birimleri. Aramızda icat ettiğimiz bir ölçü aracıdır zaman. Ama bu ölçünün görece mutlak bir ölçü olduğu her birimizin zamanı deneyimleyişimizden bellidir. Aziz Agustinus, “zamanı sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum,” demişti. Zamanın kendisini doğrudan değil dolaylı yoldan, doğanın döngülerinden, olayların ardışık akışından, nesnelerin dönüşümünden bilebiliriz. Ama bildiğimiz şey de aynı değildir; aynı suda iki kez yıkanamayışımız gibidir zaman. Bu yüzden zamana dair en yaygın metaforlardan biri akarsu metaforudur. Bu eşsiz metaforun en güzel paradoksu ise Melih Cevdet Anday’ın şu dizelerinde gizlidir: “Geyik akarsuları özlediğinde / Hem su hem geyiktir akan.”

Zaman, bir bakıma mesafelerden oluşur. Geride bıraktığımız ve gelecekte aşılması muhtemel mesafeler, bizim zamana dair algımızı oluşturur. Yaşadığımız ve tanık olduğumuz değişimler, zamanın akıp gittiğini söylüyor bize. Güneşin doğması, batması, mevsimler, doğumlar, ölümler.

Zamanı anlamak için, bilim insanlarının açıklamalarından olduğu kadar sanatçıların ve filozofların metaforlarından, imgelerinden de yararlanabiliriz. Hatta zamanın kendisi bile metaforik bir kavramdır; Oluşun, evrenin akışının, bu uçsuz bucaksız döngünün metaforu. Başka türlü zamanı kavramak mümkün mü? Bize her geçen gün zamanın başlangıcı sayılan Bing Bang’e ve zamanın akışına dair yeni bilgiler sunan evrenbilimciler, yine de en basit birkaç soruya yanıt veremiyor henüz; Bing Bang’ten önce ne vardı? Neden Büyük Patlama oldu? Zaman nasıl akıyor? Zamanın başlangıcı var mıdır? İnsan bilinci olmasa da zaman varolabilir miydi?

İfade edebildiğimiz bir “zaman” var; kendimizde deneyimlediğimiz bir öznel zaman var. Şehrin meydanlarındaki ya da kollarımızdaki saatlerden farklı bir akışa sahip kendi iç zamanımız. Hayat akıp giderken, uygarlığımız tarafından standardize edilmiş, saatlere, takvimlere ve değişik birimlere ayrılmış olan zamana tabi olsak da içsel süreçlerimiz ya da içinde bulunduğumuz fiziki ya da ruhsal durumdan dolayı zamanı algılayışımız değişebiliyor. Sözgelimi Deja Vu yaşadığımızda beynimizin sağ ve sol lobları arasındaki milisaniyelik algı farkının aynı olayı daha önce yaşadığımız duygusu verdiği ileri sürülmektedir. Beynin bazı bölgelerinde hasar yaşanması, zamanın durduğu yanılsaması yaratabilmektedir. Bazı uyarıcıların zamanı hızlı ya da yavaş yaşamamıza yol açtığı bilinmektedir.

İnsanın tecrübe ettiği çok özel bazı durumlarda zaman nasıl algılanıp yaşanıyor? İç zamanımız yaşadıklarımızla nasıl ağırlaşıp hızlanabiliyor? Sözgelimi hapishanede “yaşadığımız” zaman ile aşkta “yaşadığımız” zaman aynı mıdır? İnsan neden mutluyken zaman “su gibi” akarken, acı çekerken, mutsuz ve kederliyken zaman adeta içimize saplanıp kalmış gibi akmaz? Bunu nasıl yaşarız? Rüyada birkaç dakika süreye nasıl saatlerce bazen de günlerce sürmüş gibi algıladığımız şeyleri sığdırabiliyoruz?

Edebiyatta Zaman

Edebi metinlerin yaşayan, dinamik bir zamanı vardır. Yazar, metnin tanrısıdır ancak metin bittikten ve yayımlandıktan sonra artık metnin kendi yazgısı ve kendi zamanı başlar. Yazarın metindeki zaman tasarımı, dünyanın zamanıyla uyumlu olmak zorunda değildir. Yazarın metni yazdığı zaman, metindeki olayların geçtiği zaman, karakterlerin zamanı, anlatıcının zamanı ve okurun zamanı, akıp giden zamanın ötesine geçer.

Dil, insan türünün en büyük mucizelerinden biridir ve değişken yapısıyla bizim hem zamanı anlamamızı kolaylaştırır hem de bir açıdan zamanı büker. Yazmanın zamanı ölçülü ve hesaplanabilir olsa da metnin zamanı bütün sonsuzluğu kaplayabilecek genişliktedir. Metin, bir tür zaman yolculuğu yapabileceğimiz benzersiz bir uzamdır. Gılgamış Destanı’nda Sümer uygarlığına gidebilir, binlerce yıl önceki zamanı metinle birlikte hayal edebiliriz. Ursula LeGuin’in metinlerinde hiç bilmediğimiz, tamamen yazarın muhayyilesinin ürünü olan coğrafyaları dolaşabiliriz. Masallar, hayali zamanlar, mekânlar ve karakterler kurgulayarak bütün insanlığın kolektif bilinçdışında bizi dolaştırabilir.

Metin, kendi zamanına çeker okuru ve olayları kendine özgü kronolojisiyle kurgular, yaratır.

Walter Benjamin’in “dilin Nil’i” olarak nitelendirdiği Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’si, bu açıdan benzersiz bir metindir. Proust, yedi cilt boyunca kaybolmuş zamanı anılarında yeniden bulmaya çalışır. Zamanın üç boyutunu (geçmiş, şimdi, gelecek) harmonik bir anlatımın içinde birbirine bağlayan Proust, okurunu çaya batırılan bir madlenin tadından yola çıkarak çocukluğunun kayıp zamanlarına götürür.

Mahmut Temizyürek, şiirde zaman imgesinin izlerini Ahmet Oktay’ın şiirinde sürerken şunları yazar: “Zaman, daraltılmadığı sürece, herkeste benzer değerlerle bilinecek bir bilgi olabilir mi? Öznel algıyı belirleyen her olguya bağımlıdır zaman algısı; kültürlere, kuşaklara, çağlara, üretim ilişkilerine vd. Amaca, duyuşa, bakışa, beklentiye göre deneyimlenip betimlenen bir olgudur zaman. Fizikçilerin bildiği ile biyologların bildiği ‘zaman’ kimi durumlarda örtüşse de aynı değildir. Yaşlılar ile gençlerin zamanının aynı olmadığı gibi. Şiirin deneyimlediği ‘zaman’sa hepsinden farklıdır. Şiir, zamanın her tek parçasını, günü, ânı, dönemi, çağı… varoluşun içindeki bütünlüğünü bulmaya çalışıyor, parçaları bütünlemeye çalışıyordur; bu çaba bilinebilirlik içinde olanaksız olsa da.”

Hapishanede Zaman

Devletin tasallutu altındaki zapt edilmiş zamandır. Ele geçirilmiş insanın zamanıdır. Bir bakıma kayıt altında tutulan ve ilerlemesi denetlenen “resmi” zamandır.  Son derece hantaldır, ağırkanlıdır ve dünyanın “gerçek” zamanından koparılmış gibidir. Yargılayan bakışlar altında yaşayan insanın gölgelerde saklanmış zamanıdır.

Hapishane zamanı, bir avuç gökyüzü altında kendi içine kapanmış gibidir. Kapıların şangırtılarla açılıp kapanması, anahtarların kilitte dönmesi, gardiyanların sayım düzenine geçmesi, ziyaretçilerin görüş kabinlerinde belirişi, mektupların gidip gelmesiyle ölçülebilir belki.

Hapishane zamanı, gelecekten koptuğu için durmadan geçmiş biriktiren bir zamandır. Geçmişe akarak ya da geçmişte varolarak gelecekten uzaklaşır. Dışarının hızlı ve manik zamanının aksine, içerinin zamanı depresiftir ve durmadan içe çökerek durağanlaşır.

Hapishanede bir kum saatinin içine tıkılıp kalmış gibisinizdir. Zamanın her anını, düşen her kum tanesini etinizde, kemiğinizde hissederek yaşarsınız. Tecrübeyle sabittir; hapishanede günler geçmek bilmez ama mevsimler ve yıllar sanki günlerden daha hızlı akar. Bir de açlık grevindeki zaman vardır ki, bu başlı başına bir yazının konusu olabilir.

İşkencede Zaman

İşkenceli sorguda zamanın bütün işaretleri askıya alınır, dünya zamanının kronometresi durdurulur. İlkin gözleriniz bağlanır ve kolunuzdaki saat alınır sizden. Duvarda zamanı gösteren herhangi bir şey yoktur. Zaten görebileceğin bir duvar da yoktur. O ışık geçirmez karanlığın kendisi nemli, isli ve nice acının izleriyle dolu zifiri bir duvardır.

Zamanı anlamanız için dışarıdan içeriye sızan bir ışık, bir gürültü, bir işaret yoktur. Kapkaranlık hücrede yaşamın ampulü zaten söndürülmüştür, üstüne bir de mutlak bir güvensizlik ve korku içinde çözülmeniz için gözleriniz kanlı-irinli bir gözbağıyla bağlanmaktadır. İşkencehanelerde takip edebileceğiniz tek zaman birimi sorgucuların mesai saatleridir, onun da gündüz mü gece mi olduğu belirsizdir. Bazen de işkencedekilerin çığlıklarından zamanı anlamaya çalışırsınız. Muhtemelen yeni ekip işbaşı yapmıştır.

12 Eylül’den hemen sonra gözaltı süresi üç aya kadar uzatılabiliyordu. İnsanlar tam bir mevsim boyunca ağır işkenceli gözaltında kalabiliyordu. Derin bir karanlık kuyuda ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması muhtemel bir gözaltı. Kanunlar değiştikten sonra da gözaltı kayıtları tutulmayarak insanlar yine aylarca gözaltında tutuluyordu.

Burada zaman önemini yitiriyor zaten. Mutlak bir “şimdi”de yaşıyorsunuz. Geçmiş, sadece işkencecilerin ihtiyaç duydukları bilgileri kapsayan bir zaman biriminden ibaret. Sorgulanan bir yandan geçmişi unutmaya çalışırken bir yandan da sorgucuların bilmesinde bir “sakınca” bulunmayan yeni bir geçmiş kurgular. Burada kurgunun sağlamlığı kadar bünyenin dayanıklılığı da önem taşır.

İşkencede, eğer deneyimli değilseniz işkencecilerin bildiği ama sizin bilmediğiniz bazı zaman birimleri de var. Sözgelimi ters askı ya da Filistin Askısı denilen işkence 3-5 dakikadan fazla sürmez, sürmemeli aksi halde kurbanın felç olma, kollarının yerinden çıkma, kaburgaların ciğerleri patlatma riski vardır. İnsana saatlerce hatta günlerce sürmüş gibi gelen askı aslında sonradan öğreniyorsunuz ki çok kısa bir süredir. Aynı şekilde bedenin de sınırları vardır ve işkence için sonsuz bir zamana sahip değildir. İnsan bunu işkence altında fark etmez ama işkenceciler bunun farkındadır ve ellerindeki zamanı buna göre değerlendirirler.

Hastalıkta Zaman

Hastalık, Susan Sontag’ın dediği gibi “yaşamın karanlık yüzü ve gecesidir.”

Hastalıklar, insanın yaşama sevincini boğar. Bedenin işleyişi ve insanın yaşamını olanaklı kılan düzen sekteye uğrayınca bütün dikkat bedene yapışır kalır. Hastalığın döngüleri birer zaman birimine dönüşür. Acı ve bedenin çektiği ıstırap, bilinci gölgelere hapseder. Hastalıkta Aytmatov’un kitabının adındaki gibi “gün uzar yüzyıl olur.”

Farklı hastalıklarda zaman da farklı algılanabilir.

BBC’de Simon Baker isimli 39 yaşındaki bir adamın zamanın durduğunu gördüğüne dair bir haber var. Baker baş ağrısını gidermek için ılık duş almak istemiş. Ancak bu esnada yaşadıkları benzersiz bir deneyime dönüşmüş. Baker, “Musluğu açıp duşa baktığımda su damlalarının havada asılı kaldığını gördüm. Sanki bir film karesi ağır çekimle dondurulmuş gibi,” diye anlatıyor bu yaşadıklarını. Baker ertesi gün baş ağrısı nedeniyle hastaneye gittiğinde doktorlar damar genişlemesi teşhisi koymuş ve bu genişleme nedeniyle beyninin sağ yarısındaki geniş bir alanda sinir hücrelerinin hasar gördüğü tespit edilmiş. Aynı haberde başka vakalar da anlatılmış ve bu vakaların çoğunda epilepsi ya da inme gibi başka sorunlarla bağlantılı ortaya çıktığı gözlemlenmiş. [2]

Aşkta Zaman

Aşkta zaman, sonsuzluk yanılsamasıyla yaşanır. İki sevgili sonsuza kadar sürecek olan bir heyecanı, sevgiyi ve mutluluğu aynı tutku ve heyecanla paylaşmaktadırlar. Bu büyünün bozulacağına kimse inanmak istemez. Zaman zaman akıl ve toplum bazı işaretler gönderse de âşıkların kalbinin gümbürtüsü diğer tüm sesleri bastırır ve her şeyi görünmez kılabilir. Büyü, hakikatten daha kıymetlidir ve aşk en yüksek hakikatten bile daha hakiki bir ölümsüzlük zamanıdır.

Aşta beden ve ruh kamaşma halindedir. Bütün varlıklar, aşktan yayılan aurayla bambaşka bir parlaklık kazanır. Âşıklar sadece kendilerini büyülemezler, dünyayı da büyülü bir uzama dönüştürürler.

Aşkta gündelik hayatımızın düzenini oluşturan standart zaman sadece teknik bir işleve sahiptir. Belki buluşma anlarını düzenlemeye, belki hayatın ritmini aşka göre ayarlamaya. Bedenlerin esridiği aşkta zaman, rüya zamanlarına çok benziyor.

Bergson’un zamana dair söylediklerini, âşıkların bilincine de uyarlayabiliriz: “Tümüyle saf süre, benimiz kendini yaşamaya bıraktığında, şimdiki durumuyla önceki durumları arasında bir ayrım yapmaktan kaçındığında, bilinç durumlarının ardışıklığının aldığı biçimdir.”

Rüyada Zaman

Aborjinler, düş görmeyi, “her şeyin bir anda” olduğu zaman olarak adlandırırlar. Düşzamanı adını verdikleri rüyada geçmiş, an ve gelecek aynı anda yaşanmaktadır.

Rüya, gerçeğin dokusundan taşan büyülü bir âlemdir. Ne bildiğimiz standart zamana, ne belirli fizik kanunlarına göre düzenlenmiş olan mekâna ne de bizim için çizilmiş sınırlara riayet eder. Gündelik hayatın ve bütün zamanların mirası olan belleğimizin yarattığı şablonları da kullanır belki ama hep kendi bildiği gibi yaratır atmosferini ve olay örgüsünü. Rüyalar, alışkanlıklardan, ezberlerden, kalıplardan, benliğimizi oluşturan o karmaşık örgünün düzeninden oluşan zihnimizin yerçekiminin ortadan kalktığı büyülü süreçlerdir. Bu zihinsel yerçekimsiz “ortam”da en değme sanatçının bile hayal edemeyeceği “hakikat”ler yaratılır. Rüyalar, bildiğimiz bütün fizik yasalarına meydan okuyan başka bir âleme açılırlar, kendi zamanlarını örerler.

Rüya zamanı, kozmik zamandır. Hatta rüyaların bir çeşit zaman makinesi olduğu bile söylenebilir. Rüyaların kumaşı evrenin dokusundan örülmüş gibidir. Rüya gören insan, kolektif bilinçdışının mitoloji imparatorluğunda bütün zamanları ve uzamları kat edebilir. Rüyalar kabaca filmlere benzetilebilir. Bir filmde uzun zaman dilimlerine yayılmış bir hikâye 1-2 saatlik bir kurgunun içine sığdırılabilir. Rüya sineması da birkaç saniye ya da birkaç dakikaya saatlerce anlatabileceğimiz bir kurguyu sığdırılabilir. Rüyada gerçek hayatta gerçekleşmesi imkânsız her şey “gerçek”miş gibi yaşanabilir. Rüyalarda uçabiliriz, bir süper kahramana dönüşebiliriz, hayvanları konuşturabiliriz, dağları yerinden oynatabilir, uzaya çıkabiliriz. Rüyalarda bütün kâinatı baştan sona kat edebiliriz, zamanda yolculuk yapabiliriz vb.

 

Çocuklukta Zaman

Esas olarak insanın hakiki tek bir zamanı vardır: Çocukluk. Sonraki bütün hayat hikâyemiz bu çocukluk zamanında şekillenir. Çocukluk, biz nereye gidersek gidelim, neyi yaşarsak yaşayalım, peşimizden gelir. Edip Cansever, gibi söylersek: “Gökyüzü gibi bir şey çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.”

[1] Ahmet Hamdi Tanpınar

[2] http://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2014/11/141113_vert_fut_zamanin_durmasi

Görsel:  https://unsplash.com/@aronvisuals