Trajedilerin Gölgesinde: Şefkat Bey ve Salkım Hanım

Loading

Bir Anadolu kasabasında, Temmuz sıcağının kavurduğu bir sabah… 15 yaşındaki bir kız çocuğu için hayatın sıradan akışı, ablalarının tarlaya gidip bir daha dönmemesiyle sonsuza dek değişir. O sabah, Şefkat Bey ve Salkım Hanım’ın evine düşen ateş, sadece bir aileyi değil, bir geçmişi yakıp kül ederken karanlık gölgesini tüm aile bireylerinin geleceğinin üzerine de düşürür. Bu, sadece bir “evden kaçış” hikâyesi değil; Anadolu’nun kırsalında “elalem ne der” baskısı altında ezilen, onuruyla sınanan ve parçalanmamak için direnen bir ailenin, Şefkat Bey ve Salkım Hanım‘ın hazin öyküsüdür.

Tülay Ümmühan Özyılmaz Seçici, ilk kitabıyla okurları sarsan bir hikâye sunuyor. Yavaş, sakin ve yumuşak anlatımı ve dilinin sadeliği ile hikâyenin vuruculuğu daha ilk sayfalarda insanı ele geçiriyor. İlerledikçe Tolstoy’un meşhur Anna Karenina’sının unutulmaz giriş cümlelerini getiriyor insanın aklına: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”

Bazı evlerin duvarları taştan değil, suskunluktan örülüdür. Bazı babalar sevgisini türkülerle, öfkesini sessizliğiyle anlatır; bazı analar ise korumak için incitir, sarılmak için önce yaralar, kırar. Şefkat Bey ve Salkım Hanım, bir Temmuz sabahı Nar ve Fındık’ın ardında boş yataklar bırakıp gitmesiyle başlayan, köy meydanından Antalya’nın gecekondu mahallelerine uzanan bir savrulma hikâyesi…

Bu kitap, kapı önüne bırakılan bir avuç toprağın üzerine konulan iki yumurtayla kirlenen “namusun”, elalem ne der korkusuyla yitirilen yuvaların ve gurbete düşen bir ailenin sessiz çığlığı.

Bir yanda; yağmur altında kızıyla ıslanırken “Gesi bağlarında dolanıyorum” diye türküler söyleyen ama hastane odasında yapayalnız ölen Şefkat Bey… Diğer yanda; kızları için ölümüne bağlı olduğu toprağını satıp yurdundan göçen ama “Sizi seviyorum” demeyi bir türlü beceremeyen, öfkesi sevgisinden büyük Salkım Hanım… Ve ortada; “Biz büyüyüverdik” diyerek çocukluğunu o köy evinin avlusunda bırakan, geriye dönüp baktığında sadece “keşke”leri gören biz okurlar…

Bu hikâye sadece onların değil; dağılan sofraların, söylenemeyen sözlerin, zamanında tutulamayan ellerin ve geç kalınmış vedaların hikâyesi. Özellikle Anadolu’nun yakasını bırakmayan göç ve yabancılaşma, köyden kente zorunlu göçün getirdiği travmalar, kadın olmanın yaşattığı cehennem, Anadolu’da kız çocuğu olmanın, “lekelenmenin” ve anne olmanın korkunç zorlukları, aile içi iletişimsizlik, sevginin gösterilemediği, şiddetin bir disiplin aracı sanıldığı evler… Yazar yas ve yüzleşmeyi de içeren hikâyesinde, geçmişin hayaletleriyle barışma çabası içine giriyor.

Aile bağlarının, kuşak çatışmalarının, affetmenin ve geç kalmışlıkların en samimi hallerini bulabileceğiniz bir hikâye. Kendi ailenizden, kendi çocukluğunuzdan ve belki de kendi pişmanlıklarınızdan izler bulacağınız, yüreğinize dokunacak gerçek bir yaşam öyküsü.

Gülsüm Alp

Bir yanıt yazın